Kaygı çoğu zaman hayatımızın istemediğimiz anlarında belirir; içimizde bir sıkışma, bedende bir gerilim, zihinde hızlanmış düşünceler… Bu yüzden onu çoğu zaman düşman gibi algılarız. Oysa kaygı, insanın varoluşuyla birlikte gelen en eski koruyucu sistemlerden biridir. Bedenimiz, atalarımızdan miras kalan bu alarm mekanizmasını tehdit sezdiğinde otomatik olarak devreye sokar. Mücadele etmeyi, uzaklaşmayı ya da geçici olarak donup kalmayı seçtiğimiz “savaş–kaç–don” tepkisi tam da bu sistemin ürünüdür. Bu tepkiler zaman zaman yoğun hissettirse de, aslında yaşamı sürdürmemize yardımcı olan doğal savunma yollarıdır.
Kaygıyı tamamen ortadan kaldırmak ne mümkün ne de gereklidir. Çünkü belli bir düzeyde stres, bizi toparlayan ve odaklanmamızı sağlayan bir güç taşır. Önemli bir konuşmadan önceki hafif gerginlik, yeni bir başlangıcın eşlik ettiği belirsizlik ya da yaklaşan bir sınavın yarattığı tedirginlik… Bunlar bedenin “şu an hazır olman iyi olur” diye fısıldayan dengeli uyarılarıdır. Bu yüzden kaygının belirli bir düzeyi, aslında hayata uyum sağlama becerimizin bir parçasıdır.
Zorlayıcı olan, kaygının içimizde büyüdüğü ve denetlenemez hale geldiği anlardır. Böyle zamanlarda insan kaçınmaya yönelir; kısa süreli rahatlama sağlıyor gibi görünse de bu kaçınma, uzun vadede kaygının daha da güçlenmesine neden olur. Zihin belirsizliği doldurmakta zorlandığında, boşlukları felaket senaryolarıyla kapatmaya eğilimlidir. Beklenen en kötü ihtimali neredeyse kesinmiş gibi hissettiren bu süreç, katastrofik düşünmenin tipik bir örneğidir. Kaygıyı ele alırken bu döngüyü fark etmek, iyileştirici bir kapının aralanmasına benzer.
Kaygıyı anlamaya yardımcı olan basit bir denklem vardır:
Kaygı = Olayın algılanan gerçekleşme olasılığı / Kişinin algıladığı baş etme gücü
Bazen bir durumun gerçekleşme ihtimalini olduğundan çok daha yüksek algılarız. İşte kaygıyı belirgin şekilde artıran da çoğu zaman bu algılanan olasılıktır. Aynı zamanda, kendi dayanıklılığımıza ve baş etme kapasitemize duyduğumuz güven azaldığında kaygı daha yoğun hissedilir. Oysa hem algılarımız hem de içsel kaynaklarımız, kaygı yükseldiğinde oldukça çarpıtılabilir. Gerçek olasılıkları daha tarafsız değerlendirebilmek ve kendi gücümüzü yeniden hatırlayabilmek, kaygının sesini yumuşatır ve daha yönetilebilir hale getirir.
Bedenimizin alarm sistemi aktive olduğunda, onu yavaşça sakinleştirmeyi öğrenmek önemlidir. Nefesi derinleştirip yavaşlatmak, kasları tek tek fark ederek gevşetmek ya da birkaç dakikalığına durup bedende neler olup bittiğini izlemek… Bunların hepsi parasempatik sistemi devreye sokar; yani bedenimize “artık güvendesin” mesajını ileten doğal fren mekanizmasını. Bu küçük adımlar, kaygıyı bastırmak için değil; ona alan açmak, anlamak ve bedeni yeniden dengeye davet etmek için vardır.
Kaygı, yaşamın dışarıda bırakılacak bir unsuru değil; insan olmanın doğal bir parçasıdır. Önemli olan kaygısız bir hayata ulaşmaya çalışmak değil, kaygının zaman zaman bize eşlik ederek yol göstermesine izin verirken kontrolü ona bırakmadan kendi yönümüzü sürdürebilmeyi öğrenmektir.

Yorum bırakın